Bugun...
Bizi izleyin:



Mehmet Akif'in Mısır hayatı

Tarih: 27-12-2020 17:26:26 Güncelleme: 27-12-2020 18:08:26 + -


Bir hicran yarası;Mehmet Akif'in Mısır hayatı


Mehmet Akif'in Mısır hayatı

Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...

Mehmet Âkif, 1920’de İstanbul’da memuriyet hayatının en üst  denilebilecek bir görevindedir. Geçimliği de iyidir. Umur-u Baytariye  müdür muavinliği yapmış, Halkalı Ziraat Mektebi’nde Kitabet ve  Dârülfünunda Edebiyat dersleri vermiştir. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye  üyesi iken aynı zamanda başkâtipliğine (Genel Sekreter) getirilmiştir.
 
            Gelir düzeyindeki iyileşme, aile hayatına da yansır.  Çengelköy’de otururken çok iyi bir aşçısı vardır. Nefis yemekler  yapmaktadır (Eşref Edib, 1962, 217). Ama o huzurlu değildir. Vatanı  işgal altındadır. Başkent İstanbul işgal altındadır. Görevini riske  atarak, Balıkesir’e gider. Kuva-yı Milliye’ye destek verir. Ardından  ailesini bırakarak Anadolu’ya geçer. İlk Meclis’te Burdur Mebusu’dur.  Ama milletvekilliği ile öne çıkmaz. O Millî Mücadele’nin gürleyen sesi,  Sevr’i Anadolu’ya, en önce ve en uyarıcı dozda anlatan, İstiklâl  Marşı’nı keleme alan millî şairdir. 
 
            Nisan 1923’ten sonra ise işsiz, maaşsız dışarıdadır. Zaferin  şadumanlığını duymaya hiç fırsatı olmaz. Millî Mücadele günlerinin  zorlukları, ona güç gelmemiştir. O günlerin güçlüklerini izah kolaydır.  Vatan tehlikededir. Savaş vardır. Cephede Mehmetçiğin göğüs gerdiği  güçlüklere, cephe gerisindekilerin de katlanması gerekmektedir. Topyekûn  bir dayanışma ve kalkışma ile zafere erişilebileceğinin bilinci  gelişmiştir. Açlık, evsizlik, kışta paltosuzluk umurunda değildir.  Taceddin Dergâhı’nın sediri onun için lükstür bile.
 
            Ama zafer sonrası ona güç gelmiştir. Savaş bitmiş,  Cumhuriyet ilân edilmiştir. Hanede altı çocuğu vardır. Yirmi yıllık  memuriyete ilave olarak, üç yıl milletvekilliği yaptığı, emekliliği hak  ettiği halde bir türlü emeklilik maaşı bağlanmaz, emeklilik ikramiyesi  verilmez. Adına yapılan müracaatlar geçiştirilir. Yurt dışına  çıktığında, borç bularak zaruri ihtiyaçlarını görmeye çalıştığında  muhtaçlığını giderecek bir gelirden yoksun bırakılır. Emeklilik  maaşının, ölümünden önceki günler çıkarılması bize has garipliklerden  olsa gerektir. “Kadın Şairi” diye ünlenenlerin milletvekili olduğu,  zafer haberlerini yapması için Anadolu’ya davet edildiğinde “yeni  nişanlandım” mazereti ile gelmeyenlerin bile matbaa, gazete sahibi  yapıldığı bir ülkede, Millî Şair, açıkta bırakılmıştır. Üstelik  başyazarı bulunduğu dergi kapatılmış (Sebilürreşad, 6 Mart 1925); sahibi  idamla yargılanmak üzere tutuklanıp, Şark İstiklâl Mahkemesine  gönderilmiştir (Arabacı, 2004, 96 vd.; Düzdağ, 2004, 127).
 
            Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, 1925 yazında İstanbul’da  polis takibi altına alınır. Her şey bir yana peşine bir polisin  takılması, Âkif’in vatandan “gönüllü sürgün” kararını vermesine  yetmiştir. Büyük bir hüzün ve teessür içinde: “Arkamda polis hafiyesi  gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memleketine ihânet etmiş adamlar  gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum” der (Şengüler, 1992/10, 359;  Düzdağ, 2007, 4, 15). Bu durum bardağı taşıran son damla olmuştur.  Ailesini de alarak, Mısır’a gider. Asırlar boyu Türk yurdu olan, on  üçüncü asırda bile Türkiye diye anılan Mısır’da ona yüreğini açan gönül  dostları vardır. Daha önce 1914, 1915’te görevli olarak, 1923 ve 1925’te  de misafir olarak gidip geldiği bu ülkeye yerleşir. 
 
            Âkif’in Mısır’daki hayatı, bir çok esere konu olmuştur .  Burada onlardan, özellikle hatıraları öne çıkaran eserlerden  yararlanılarak hayatı değerlendirilmeye çalışılacaktır.
 
            Âkif’in Mısır’da 1925–1936 arasında yaklaşık on bir yıl  süren hayatını, Abbas Halim Paşa’sız değerlendirmek mümkün değildir.  Onun için öncelikle Abbas Halim bağlantısı üzerinde durulacaktır.
 
 ABBAS HALİM PAŞA
 Âkif, 1923’te Mısır’a gittiğinde ailesi ile birlikte  değildir. İki yıl kışları, Abbas Halim Paşa’nın misafiri olur. Paşa’nın  Hilvan’daki büyük sarayı karşısında bulunan küçük köşkü kendisine tahsis  edilir. Köşk yanında, içinde ceylanlar bulunan bir bahçe de  bulunmaktadır. Bahçeye bakan Rüstem Ağa adındaki bir Arnavut, aynı  zamanda Mehmed Âkif’e de hizmet etmekte, çayını-kahvesini yapmaktadır  (Düzdağ, 2007/2, 300).
 
            Âkif, burada sakin, müsterihtir. Hayatının en huzurlu  zamanlarını orada yaşamıştır. Onun için verimlidir de. Fir’avn İle Yüz  Yüze şiirini burada yazar. Şiir, Abbas Halim Paşa’nın eşi “Fahrü’n-Nisâ  Emîre Hadice Hanımefendi Hazretlerine” ithaf edilmiştir (Eşref Edib,  1962, 208). Abbas Halim (1866–1934), Prens Halim Paşa’nın oğlu, Roma’da  şehid edilen Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa’nın kardeşidir. Bir ara  Şurâ-yı Devlet üyeliği, Bursa Valiliği, Nâfia Nâzırlığı yapmış,  İngilizler tarafından Malta’ya sürgün gönderilmiş, Âkif’in Türkiye’de ve  Mısır’da en büyük dostu, yardımcısı, gönül birliği olan “büyük hakîm”  yüksek bir mümindir. Aralarında derin bir bağ vardır. İdealleri,  şahsiyetlerindeki yükseklik, onları birbirine bağlamıştır. Türkiye’de  iken, paşanın Heybeli’deki köşkünde baş başa kalıp hasbıhal ettikleri  gibi Mısır’da Hilvan’daki konağın sessiz, sakin odalarında o vecd,  samimiyet içeren sohbetlerini sürdürmüşlerdir. Geçmiş hatıralarını yâd  etmiş, geleceğe dair düşüncelerini paylaşmışlar, “insanlığın iyiliği ve  saadeti” adına “cennetler kurmuşlardır”. Âkif, paşanın, içten  duygularını açtığı, güvendiği, yüksek erdemler bulduğu dostudur (Düzdağ,  2003, 53–58).
 
            Fakat yardımseverliği, zenginliğine rağmen, gayet sade  hayatı tercih eden o mütefekkir prens; Mısır çölünde, Âkif başucunda  iken 1934’te vefat ederek dostunu yalnız bırakır. Âkif, bu ayrılıktan  çok kederlenmiştir. “Oracıkta diz çökerek birkaç saat içinde hatmini”  tamamlar. Donup kalmıştır. Ağlayamaz. Sonra “boynuna sarılarak; Cânan  niçin gittin?” der. Gözyaşları içinde defnettikten sonra, evine  döndüğünde Mısır’da duramayacağını anlamış; Paşa’nın vefatı ona, babası  ardından “on dört yaşında tattığı öksüzlük acısını, ikinci defa”  tattırmıştır (Düzdağ, 2004, 143–144). Yakın arkadaşı, Eşref Edib, Prens  Abbas Halim Paşa’sız üstadı şöyle anlatmaktadır: “O, onsuz gurbet  ellerinde nasıl yaşayabilirdi? Çok geçmeden o da hastalandı, artık orada  duramaz oldu, İstanbul’a döndü.” (Eşref Edib, 1962, 226–228). 
 
            Abbas Halim Paşa ile aralarındaki onca dostluk ve hukuka  rağmen Âkif, ailesini Mısır’a götürünce, köşkten ayrılarak, Hilvan’ın  bir köşesinde çöl yanında ayrı bir ev kiralar (Eşref Edib, 1962, 208).
 
            1932 yılında Mısır’a giderek ziyaret eden Eşref Edib,  kaldığı odayı şöyle anlatmaktadır: “Eşya namına odasında birkaç kanepe,  iki demir ayak üzerine konulmuş birkaç tahtadan ibaret karyola  vazifesini görür bir şey, bir hasır seccade, bir çift nalın, bir divit,  bir de duvarda Hikmet Bey’in Afganistan’dan gönderdiği bir seccade. Bu  seccade lüks sayılırdı.” Üstat evden eve taşınırken “konu-komşu eşyasını  görmesin diye” geceleri taşındığını söylemiştir (Eşref Edib, 1962,  216). Üstadın evi, daha sonra bir su küpü ile zenginleşir. Ziyaretine  gelen İhsan Efendi’ye şöyle müjdeler: “Çok zamandan beri bir su küpü  almak istiyordum. Nihayet aldım. Şimdi böyle suyumuzu soğutup içiyoruz.”  (Eşref Edib, 1962, 224).
 
            Âkif’in yanında taşıdığı babadan kalma bir sözlüğü  bulunmaktadır. Babasına onu, hocası Yozgatlı Hacı Mahmut Efendi hediye  etmiştir. Mısır’da, bu hocanın ailesi hakkında Yozgatlı dostuna bilgi  aldırarak ilgilenir. Evinin bir başka malzemesi üstadın yazılarını  yazdığı divitidir. Bir gün damadı Ömer Rıza (Doğrul), divite bakarak  kayınvalidesine: “Yirminci asır muharririnin yazı takımına bakınız!”  der. Hanımı, damadın bu sözünü kendisine aktarınca; “Ömer Rıza, divide  bakmasın; içerisinden çıkana baksın” der. Ama ardından da mahviyet  tavrını gösterir: “İçinden bir şey çıktığı yok ya. Laf olsun diye  söyledim.” (Eşref Edib, 1962, 247).
 
            Bu durumun bir sebebi vardır elbette. Âkif, sade yaşamayı  seven, gösterişe itibar etmeyen, tutumlu bir insandır. Ama düzenli bir  geliri, işi yoktur. Buldukları da ailesi ile birlikte giderlerini  karşılayacak düzeyde değildir. Onun için bütçesi hiçbir zaman dengede  kalmamıştır. “Borçsuz kaldığı nadirdir.” Yalnız maddî sıkıntısını bile,  lâtife konusu yaparak hafifletmenin yolunu bulmuştur. Para sıkıntısı  olduğu zaman şu hikâyeyi anlatır: “Bir Arap şairine demişler: ‘Niçin  bizi hiç aramıyor, sormuyorsun?’ Şair demiş ki: ‘Kalbimde birkaç yer  var. Biri kasaba, biri bakkala, biri de sebzeciye.. Bunları düşünmekten  başkasına yer yok.’ İşte benim vaziyetim de böyle.” (Eşref Edib, 1962,  220).
 
            Âkif, İslâm dünyasında tanınmış bir şahsiyettir. Onun için  Mısır ileri gelenleri, zaman zaman davet edip kendisi ile görüşmekte,  davetlere katılmaktadır. Yalnız Mısır ekâbirinin konaklarına yaya  gidilmemektedir. Mutlaka otomobille, hem de özel otomobille gidilmesi  âdettendir. O güçte olmayanlar önde gelenler içine giremediği gibi, yaya  gelenler de kapıdan içeri alınmamaktadır. Ömer Tosun Paşa, Âkif’in  saygı duyduğu, hürmet ettiği namuslu birisidir. Onun için davetini kabul  eder. Ama özel aracı da, kiralayacak gücü de yoktur. Zaten öteden beri  yürümeyi sevmektedir. Davetli olduğu konağa varınca, Berberî kapıcılar,  böylesine bir davete yaya davetlinin gelip giremeyeceğini bildikleri  için içeriye almaz, “adam yerine koymazlar”. Kapıcılarla konuşurken,  sesi duyan biri koşa koşa gelerek üstadı içeriye alır. Paşalar kendisini  karşılar. Ömer Tosun Paşa, özür beyan eder. Gönül adamı, durumu iki  cepheden de iyi bilen Abbas Halim Paşa, işin farkına varmıştır. Gülerek:  “Âkif Bey, neye otomobile binmedin?” der. Lâtife herkesi  neşelendirmiştir (Eşref Edib, 1962, 223).
 
            Âkif, sıkıntılı durumuna rağmen başkalarına yedirmeyi,  ikramı seven birisidir. Abbas Halim Paşa’nın köşkünde, nefis yemeklere  ülfet kesbetmiş olsa da kendi evinde, gayet sade yemekler yemektedir.  Sofrada çok çeşidi istememektedir. Bir veya en fazla iki çeşit  yeterlidir. Ama var olanın nefis ve bol olmasını arzu etmektedir. Sofra  kurulup da yemekler gelince “câel’hak” (hak geldi) deyip, gülerek,  latifeler ederek misafirlerini buyur etmektedir.
 
            Sabahleyin erken kalkıp, çayı hazırladıktan sonra misafirini  uyandırmakta, birlikte kahvaltı etmektedirler. Eşref Edib’in  anlattığına göre 1932’de eskisi gibi yememektedir. Gündüzleri sadece  sabah kahvaltısı ile yetinmekte, çay da içmemektedir. Akşamları ise  hafif sebze ve yoğurttan başka bir şey yememektedir. Sebebini de;  “Burada başka türlü yaşanmaz” diye açıklar (Eşref Edib, 1962, 216).
            Üstadın, ihmal etmediği kesim Türkiye’den Mısır’a giderek  Ezher’de okuyan öğrencilerdir. Ezher’deki Türk Revakının müderrisi olan  İhsan Efendi, bir kurban bayramını anlatır. Hilvan’da bahçesi geniş bir  evde oturmaktadır. Abbas Paşa, “yeri varsa kurban göndereyim” diye haber  gönderir. “Göndersin bir feddân yerim var” der . Bundan sonra yaptığı  işlem önemlidir. Kendisi zaten neredeyse yarı aç yaşayan Üstad, kurbanı  kesip, aile boyu ekledeyim demez. Medreseye gelerek, İhsan Efendi ve  gurbetçi talebeleri davet eder. Hep beraber evine giderler. Bayramlaşıp  kurbanı keser, yiyip-içerler. Üstat, o gün çok neşelidir. Gençliğindeki  pehlivanlığından, güreş âleminden, İstanbul’un eski bayramlarından  bahseder. Hatıralar nakleder, şiirler okur, güzel fıkralar anlatıp  misafirlerini şenlendirir (Eşref Edib, 1962, 222).
 
 AİLESİ VE ÇOCUKLARI
 Âkif’in ev hayatı, verimliliğini azaltacak  niteliktedir. Eşi, daimî surette rahatsız olduğu için ev işlerini  hakkıyla yerine getirebilecek halde değildir. Onun için kendisinin  doğrudan ilgilenmesi gerekmektedir. Bazen şöyle demektedir: “Bu aile  gaileleri beni çok yordu. Bu gailelerden âzâde olsaydım daha güzel  eserler yazardım.” 9 Nisan 1932’de yazdı bir mektubunda durumunun daha  ileri olduğunu ifade etmektedir: “Gönlüm harap, zihnim perişan. Elim işe  varmıyor. Son senelerde haylice okudum. Lâkin okuduklarımdan bir  istifade ettim mi bilemem.” Bir başka ifadesi, şair duyarlılığının uç  noktası gibidir: “Hiçbir inşirah hissetmiyorum. Bütün ruhum, bütün  maneviyatım harab. Hele üç beş gündür beynim hercü merc içinde.” (Eşref  Edib, 1962, 219, 225). 
 
            Âkif’in altı çocuğu vardır. Mısır’a evli olmayan küçüklerle  gelmiştir. Seyahatleri, hicretleri vb. durumlardan dolayı çocuklarının  eğitimi ile yeterince ilgilenememiş, onların düzenini koruyamamıştır.  Onun için çok üzülmektedir. Bir gün çocuklarının yaramazlığına kızınca;  “Mümkün olsa da şu iki çocuğu (Emin, Tahir) verip uslu bir çocuk  alsam!..” der (Eşref Edib, 1962, 219).
            Karısı da çocukların yaramazlıklarından şikâyetçidir. Bir  defasında beyini teselli eder: “Ne yapalım, işte bunlar böyle. Ana-baba,  çocuğa taht yapar, amma baht yapamaz.” Söz Âkif’in hoşuna gitmiştir.  Olayı dostlarına anlatırken şöyle değerlendirir: “Bizim hanım bazen çok  akıllıca sözler söyler.” (Eşref Edib, 1962, 245). Âkif, hane halkı  yönüyle talihsizdir. Evi, zihnini, vücudunu dinlendirip, rahat  ettireceği, mesut olacağı bir mekân değildir. Hanımı, son yıllarında had  safhada sinir rahatsızlığına uğramıştır. Evhamlar içinde, sinir  krizleri geçirmekte, devamlı ilâç kullanmaktadır. Âkif’in bir ikinci  hanımı olduğuna kanidir. Âkif, “Hanım, bütün hafta beraberiz. Bir Cuma  günü namaza, İhsan Efendi’ye gidiyorum. İstersen oraya gel beraber  gidelim, seni de evine bırakırım” dese de fayda etmemektedir. “Aaa, ben  uyuduktan sonra, sen gidiyorsundur..” demekte, komşularda düğün olur,  def sesi duyulursa: “Akif’in düğünü oluyor” demektedir (Düzdağ, 2007,  377-378).
 
            Mısır günleri, Türkiye’den götürülen çocuklar için çok yönlü  mahrumiyetler de getirmiştir. Mısır’a yeni göçtükleri günlerdir. Ülkede  yaşayan bir gencin, Arapça öğrenmesi gerekmektedir. Oğlu Emin’e Arapça  okutmak için İstanbul’dan bir kitap getirtir (Elmüşezzeb) . Durumu 29  Ramazan 1344 (17.11.1925) tarihli mektubunda şöyle anlatır: “Kitaptan  çok memnun oldum. Bakalım bizim Emin’e onu okutmak istiyorum. Lisan  hafıza işi; oğlanda ise o meleke ötekilerden de berbat! Ramazanın  başından beri çalıştığı Tebbet yeda Sûresi’ni Kadir Gecesi dinletebildi,  o da dört yanlışla! Sonra da bana, ‘Baba beni hafız mı etmek  istiyorsun?’ demesin mi? ‘Oğlum böyle bir şey aklımdan geçmedi. Zaten  baksana, maazallah öyle bir tasavvurum olsa bu gidişle ömrü beşer değil,  ömrü beşeriyet bile yetişmeyecek’ dedim. Mamafih çocuğun gayet iyi bir  hali var: Kendisinden son derece memnun.” (Eşref Edib, 1962, 220).
 
 MAİŞET DERDİ/İŞLERİ
 Âkif, para ve menfaat konularında çok çekingen,  alıngan ve nezih bir insandır. Kendisini Mısır’a davet eden Abbas Halim  Paşa’ya karşı bile çok dikkatlidir. Ailesini götürdükten sonraki dönem,  maddî sıkıntı içindedir. Ama haline tahammül eder. Mısır’da tanışıp dost  olduğu Abdülvehhab Azzam, çekingen bir şekilde kendisine üniversitede  Türkçe muallimliği teklif ederek: “Âkif Bey, bilmem ki size zor mu  gelir? Zahmet olur mu?” diye sorar. Âkif’in cevabı şöyledir: “Doktor,  size bunu ben arz etmek istiyordum. Sizinki keramet gibi oldu. Param  bitti, çareler düşünüyordum..” Azzam, hâlâ çekingendir: “Efendim,  Kahire’ye gidip geleceksiniz, çoluk-çocuğa gramer okutacaksınız”  deyince, Azzam’ı ağlatan şu cevabı verir: “Hamallık yapmaya da  razıyım..” (Düzdağ, 2007, 378).
 
            Hilvan’dan Kahire’ye gelip giderek hocalık yapmaya başlar.  Ama eşinin hastalığı, memleketteki pahalılık onu sıkıntıya sokmaktadır.  Yakın dostu Eşref Edib’e mektuplarında bahsettiğine göre “yol parası  bulmakta” güçlük çekmektedir. Kızı Cemile’nin hastalığını öğrendiğinde,  “geçinmekten aciz” durumdaki damadı Ömer Rıza’nın, günlük hastane  masrafı olarak “iki buçuk lirayı” ona yardım olarak verememekten üzülür,  çünkü kendisi de borç içindedir. Bir ara Girit’te oturan (1931) eski  dost Eşref Sencer Kuşçubaşı’dan “beş-on lira” borç istemiştir. Aynı  şekilde Eşref Edib’e, durumu elverişli ise “beş-on lira göndermesinin  çok makbûle geçeceğini” bildirir (Şengüler, 1992/9, 481, 497, 511).
 
            Ata yüreği, bu arada kendisinin anılıp sorulmamasına da  üzülmektedir. Eşref Edib’e yazdığı şu tek cümle, acı bir sitemle karışık  hatırlatmayı içermektedir: “Ömer Rıza Bey oğlumuza, Mısır’da kendisinin  bir kayınbabası olduğunu ve henüz rahmet-i Hakk’a intikal etmediğini  anlatabilirsen çok büyük iş görürsün.” (Şengüler, 1992/9, 504).
 
            Yakınlarının da kendi derdine düştüğü bir ortamda Âkif, gurbet çilesini doldurmaya devam etmektedir.
 
 HOCALIĞI
 Mısır Dârülfünununda (el-Camiâtu’l-Mısrıyye) yeni  ders vermeğe başladığı sıra (1929) İhsan Efendi; “Nasıl, Arapçayı  kolaylıkla takrir edebiliyor musunuz?” diye sorar. Cevabı, onun  inceliğini, mahviyetini ortaya koymaktadır: “Derse başladığım zaman  talebeye öyle dedim: Siz benim Arapçama gülmeyin. Ben de sizin  Türkçenize gülmeyeyim.. Geçinelim!” (Eşref Edib, 1962, 246). Âkif,  tevazuundan böyle söylemektedir. Sokak Arapçasının konuşulduğu  Kahire’de, Mısırlı talebeye Kur’an Arapçası ile Türk edebiyatını  okutmanın (Cündioğlu, 2000, 37) şaşırtıcı durumunu öylece ifade  edivermiştir.
            Âkif’in Mısırdaki talebelerinden birisi, Mısır  Dârülfünunu’ndan mezun, meşhur seyyahlardan Mehmet Tevfik Efendi’nin  oğlu Mehmet Beydir. Türklük, Müslümanlık sevgisi ileri olan Mehmet Bey,  Mısır’da Arapça Kemal Atatürk adlı eserini yazıp yayınlamıştır. Mehmet  Âkif’ten, özel olarak üç sene Türk Edebiyatı dersi almış, Safahat’ı  baştan sona kendisinden okumuştur. Üstat, derslerde neşeli olmakta,  bazen coşarak kalkıp hem gezmekte hem de sevdiği bir şiiri ayakta okuyup  tekrar etmektedir (Eşref Edib, 1962, 253–254).
 
            Âkif’in, Mısır’da son eğitimciliği, Prens Aziz Hasan’ın  çocukları üzerinde olmuştur. Dersi, Mısır Kralı Fuad’ın kız kardeşi  Prenses Nimet Muhtar’ın sarayında vermektedir. Hastalığı ilerleyip devam  edemez hale gelince, görevden affını ister. Prenses de çocuklar da  üzülmüşlerdir. Hatıra olmak üzere beraber bir fotoğraf çektirmek  isterler. Sarayın bahçesinde çektirilen fotoğraf eline gelince Âkif;  “Gölgemi canlı cenaze gibi serilmiş görünce çok müteessir oldum” der.  İstanbul’daki kızı Cemile’ye fotoğrafının ardına şu kıtayı yazıp  gönderir: “Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim / Ne saadet, hani  ondan bile mahrumum ben. / Daha yıllarca eminim ki, hayatın yükünü /  Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben. / Çöz de artık yükümün kör  düğüm olmuş bağını; / Bana çok görme ilâhî bir avuç toprağını!” Kızı,  fotoğraf ve şiirden etkilenerek; “Ah babacığım ne hale gelmişsin!” diye  mektup yazmıştır (Eşref Edib, 1962, 248).
 
            Âkif, şiir yazmayı, ciddi, sürekliliği olan bir iş olarak  değerlendirmektedir: “Şiir çok nankördür. İnsan, beş sene çalışır,  şiirle uğraşır. Sonra beş ay terk etse beş senelik mesaisi heder olur.  Daima üzerinde işlemek lazım.” Aslında, “şiirin ilhamı azdır. Şiir  çalışmakla, uğraşmakla olur. Zannederler ki şair, tabiat karşısında  oturur, ilhamlarını toplar, hemen kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç  de öyle değil. Odaya kapanıp ter dökecek, düşünecek, yorulacak,  uğraşacak. Yüz ter dökerek bir beyit meydana gelir. Ben manzaraları  odama getirir, orada kafa yorarım. Ter döker, dört duvar arasında  şiirimi yazarım. Ben şiir yazmadan evvel çok düşünürüm. Tam bir mühendis  gibi, bir mimar gibi.. Bir bina başlayacağı zaman nasıl ki mimar evvela  düşünür: şurada oda, şurada merdiven, şurada salon, şurada mutfak,  şurada banyo.. Planını yapar krokisini çizer, en son binaya başlar..  Tıpkı ben de öyleyim.” Bundan sonra eserin sunuşunu, girişini nasıl  yapacağını, sonuca nasıl ulaşacağını da hesaplamakta, istediği neticeye  varmaktadır. Örneği büyüteçtir: “Güneşin dağınık huzmeleri yakmaz. Fakat  bu huzmeler, mihrak noktasına gelir de orada teraküm ederse yakar. İş o  noktayı bulmaktır. Bütün mukaddimat bir noktada tecemmu ederse şiir  ancak o zaman müessir olur.” Şiirin “Anadolu mektubu” gibi  yazılamayacağını vurgulamaktadır. Mısır’dan Hafız Asım’a yazdığı bir  mektubunda, “Gece tarzında bir manzume daha karalamak” istediğini ama  henüz muvaffak olamadığını belirtmektedir. İlerler gibi olmakta, geri  dönmektedir. Kaç defa bozmuş, kaç defa değiştirmiştir. Dilde, anlaşılır  olmadan yanadır. Onun için Asım, diğerlerine göre daha sade ve  Türkçedir. O Hâmid gibi, ya gökte uçmayı veya yerin dibinde dolaşmayı  değil, yeryüzünde yürümeyi sever. Hayale dalmaz. İfadesi ayrımı çok net  ortaya koymaktadır: “Ben adî şeylerden bahsederim. Meselâ bu, taş. Ona  taş derim. Haceri semavi demem. Bu, tahta. Ona tahta derim. Taht demem..  Her şeyi olduğu gibi görür, göründüğü gibi tasvir ederim. En fukara  muhitlere gider, onları bir ressam gibi aynen tespit etmeye çalışırım.”  Şiirde ayırıcı özelliği; “her şeyi olduğu gibi görmek ve göstermektir.”  Onun için Mahalle Kahvesi’ni dinleyen bir kahve sahibi, “Bu herif  muhakkak böyle kahvelerde yetişti, demiştir.”
 
            Yalnız şiirin, maişete yansıyan yönü ile ilgili  değerlendirmesi de, tecrübe ile sabit kesinliktedir. Şöyle der: “Şiir  karın doyurmaz.” (Eşref Edib, 1962, 249, 256–257, 259, 263). 
 
            Üstadın, gurbet elde uğraştığı işlerden birisi de Safahat’ın  bir bölümü olan Gölgeler’i bastırmak olmuştur. Yalnız, baskı aşamasında  çok yorulur. Kitabı basan matbaanın adı: Gençlik Matbaası  (Matbaatu’ş-Şebab)’dır. Şöyle der: “Şu Gençlik Matbaası beni  ihtiyarlattı (Şeyyebetnî Matbaatu’ş-Şebab).” (Eşref Edib, 1962, 252).
 
            Mısır hayatında, bildiklerini insanlara verme konusunda bir  gayreti vardır. Ama öğrenme aşkı, ilerlemiş yaşına rağmen durmuş  değildir. Kahire’deki edebiyat çevrelerinin etrafında kümelendiği iki  büyük edipten birisi olan Mustafa Sadık er-Râfiî tanımakta, okuyup  beğenmektedir. “Eğer ağır işitmeseydi; kendisi ile Arap edebiyatı  okurdum.” demiştir. Zira Râfiî, sağır denecek kadar ağır duymakta,  kendisi ile konuşup anlaşmak zahmetli olmaktadır (Düzdağ, 2007/2, 306).
 
 MUSİKİ İLGİSİ
 Âkif Mısır’da, “vatandan cüda” olmanın kahrını  yaşarken, ruhunu dinlendirmek için zaman zaman, sanat müziğinin  kendisini alıp götüren nağmelerinin kollarına bırakmaktadır. Çok taş  plâğı yoktur. Ama olanların özel değerleri vardır. Yemekten sonra biraz  gramofon çalmaktadır. Çok sevdiği için ilk önce Şerif Muhiddin’in  plâklarını çalmaktadır. Onu, “elini şakağına koyarak derin bir sükûnet  içinde” dinlemektedir. Muhiddin, Mısır’ın musikî dehasına sahip bir  sanatkârıdır. Mızrap darbeleri ile istediğini tasvir edebilmektedir.  Dinlerken, çölde giden bir kafilenin yokuşlara tırmanışı, vadilere  inişi, kızgın çölde yürüyüşü, gece, gündüz, üzüntü, neşe insanların  zihninde âdeta canlanmaktadır. Ama bu sanatkârın, üstatla ortak bir yanı  vardır. O da gurbettedir. Mısır’da kıymeti bilinmemiştir. Öyle bir  yüksek dehanın, yabancı ülkelerde kalmasına üzülmektedir (Eşref Edib,  1962, 218–219).
            Âkif’in mest olarak dinlediği bir başka sanatkâr, Tamburî  Cemil Bey’dir. Hafız Kemâl’in Mevlit plâkları, ayrıca “ona ruhanî büyük  bir zevk” vermektedir. Mısırlı Şeyh Ali Mahmud’un plâklarını da  dinlemektedir. Mısır’dan ayrılırken sevdiği bütün plâklarını gramofonla  birlikte Mehmet Bey’e hediye etmiştir (Eşref Edib, 1962, 217). 
 
            Âkif, gezmeyi, yürümeyi sevmektedir. Onun için her akşam  üzeri en az iki saat yürümektedir. Gezdiği yerlerden birisi, Hilvan’ın  Çin tipi yapılmış, içinde Buda heykeli de bulunan bahçesidir. Buda  heykeli çevresine yerleştiren talebelerini, seyredip düşünceye  dalmaktadır. Fakat en çok etkilendiği yer Nil kıyısıdır. Nil kenarında  gecenin geç vakitlerine kadar oturmaktadır. Özellikle Nil’in taştığı  Ağustos-Eylül aylarında, bu nehri seyretmekten zevk almakta, dalgın  seyri arasında: “Şu Nil ne mübarek şey! Hem su getirir, hem toprak!”  demektedir. Sevdiği arkadaşları geldikçe, onları Nil kenarına götürüp,  çaylar ikram etmektedir (Eşref Edib, 1962, 221–222).
 
 DOSTLARI
 Âkif’in Mısır’daki dostları, “İslâm-Türk asalet ve  kibarlığının en yüksek örnekleridir.” Hepsinin ortak yanı, Türkiye ile  bir şekilde bağlantılarının olmasıdır. Türkçe konuşan, Türkçe bilen,  İslâm Medeniyeti değerlerine samimiyetle ilgi duyan insanlar, onun  yüreğine ulaşmak için yol bulabilmektedirler. Bir çok eserini Türkçeye  çevirdiği, Mısır âlimlerinden Ferid Vecdi ile görüşürlerken Âkif, kendi  tabiriyle “Birgivî Arapçası ile konuşmaya başlar.” İslâm düşünürü Ferid  Vecdi şaire şöyle der: “Zahmet çekme, ben Türkçe bilir.” (Eşref Edib,  1962, 246).
 
            Âkif’in dostları arasında, Mısır’ın yüksek şahsiyetleri  kadar Türkiye’den eğitim için gitmiş gurbetçi öğrenciler arasında da  gönül bağı olan gençler bulunmaktadır. Hatta orada eğitim gören bir  öğrenciye, üzerinde çok emeği bulunan, fevkalade önem verdiği mealini  vasiyeti ile birlikte teslim etmiştir.
 
 HALİM BEY
 Mısır ileri gelenleri, zaten Türk kökenlilerdir.  Bunlardan, vefatına kadar kendisini himaye eden Abbas Halim Paşa gibi,  çok sevdiklerinden birisi de Prens Halim Bey’dir. Batı ve doğuyu iyi  tanıyan, yüksek bir düşünür olan Said Halim Paşa’nın oğlu Halim Bey,  yılın çoğunluğunu İstanbul’da, kışları birkaç ayı Mısır’da geçiren  birisidir. Babası Said Halim Paşa’nın “asaletini, irfan ve zekâsını,  yüksek fazilet ve seciyelerini yaşatan mümtaz bir şahsiyet”tir. Üstat,  Halim Bey ile sohbetten zevk almaktadır. Âkif, çok prens görmüş  birisidir. Ama Halim Bey’le ilişkisi farklıdır. Onunla Mısır’a geldiği  zaman haftanın birkaç günü beraber olur, edebiyat, musikî, sanayi  nefîse, felsefe, sosyoloji üzerine gece geç saatlere kadar sohbet  ederlerdi (Eşref Edib, 1962, 233–234). Baba dostluğundan ilerleyen bir  yakınlıkları vardı. Âkif, yıllar önce Said Halim Paşa’nın yazılarını  çevirip, Sebilürreşat’ta yayınlamıştı.
 
            Mısır’da sürekli ziyaret ettiği, sıkıldığında yanına  koştuğu, samimi, vefakâr bir başka dostu; İmadettin Bey’dir. Adı  geçtikçe; “Allah razı olsun, onun çok iyiliklerini gördüm. Çok mert, çok  vefakâr bir dosttur” diye anmaktadır. Haftada bir defa da olsa ona  uğrayıp sohbetinden zevk almaktadır (Eşref Edib, 1962, 235).
 
 YOZGATLI İHSAN EFENDİ
 Âkif’in hayatında özel yeri olan Mısır’daki Türk  öğrencilerden biri, Yozgatlı İhsan Efendi’dir. 1925’te Mısır’a giderken  aynı vapurdadırlar. Tanışma orada başlar . İhsan Efendi Ezher’de  eğitimini tamamlayarak Kahire’deki Sultan Mahmut Medresesi’ne müderris  olur. Birinci Sultan Mahmut’un 1164/1751’de yaptırdığı bu yirmi dört  odalı, altmış talebeyi barındıran medrese, Türk talebelere mahsustur.  Baştan bu yana da müderrisleri hep Türk’tür. İhsan Efendi, bir süre  Sultan Mahmut’ta göreve devam ettikten sonra Camiu’l-Ezher’in  karşısındaki Mehmet Bey Medresesi’ne müderris olur. Ezher’deki Türk  Revakı’na bağlı, Türk talebelerin kaldığı bu medrese Âkif’in en çok  uğradığı yerlerdendir. Özellikle Cuma günleri gelmektedir. Talebelerle  beraber camiye gitmekte, dönüşte de akşama kadar orada kalmaktadır.
 
            Camide görme özürlü Hâfız Şıh Rıfat, namazdan önce mukabele  okumaktadır. Âkif, onun okuyuşuna meftundur: “Simaların insanda değişik  tesirler uyandırması gibi, seslerin de tesirleri var. Bu şahsın sesinde,  gözle görülmeyen, fakat gönüllerle sezilen, ruhla duyulan bir cazibe  var.. Şıh Rıfat, âmâ olduğundan mıdır, manayı bilerek okuduğundan mıdır,  nedir daha tesirli oluyor. Dokunaklı âyetlerde, celâlli âyetlerde  ağlıyor. Onun ağlaması bana çok dokunuyor. Gözüm belki ağlamıyor ama  gönlüm ağlıyor, kalbim yanıyor.” (Düzdağ, 2007, 331, 376). 
 
            “Üstadın medreseye geldiği günler”, talebeler için “bayram”  olmakta, ne surette ikram edeceklerini şaşırmaktadırlar. İhsan  Efendi’nin anlatımı durumu açıklar: “Diyarı gurbette o, bizim babamız,  hocamız, her şeyimizdi. Onu gördükçe memleketimizi görmüş gibi olurduk.  O, ne yüksek insandı! Ne mücessem faziletti! Milletimizin büyük şairi,  büyük tevazu gösteriyor, bizi ziyaret ediyor.. Göğsümüz kabarır,  kalbimiz genişlerdi. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanlar hayatımızın  en kıymetli zamanlarıdır.” Âkif, onlara şiirler okuyup, güzel sözler,  güzel hikâyeler anlatmakta, öğütler vermektedir. Onlar da bu arada  hizmete koşmaktadırlar. İhsan Efendi güzel çay demlemekte, Bayramiçli  Mehmet Eşref nefis tavuk çorbası yapmaktadır. Üstadın ziyareti biraz  gecikse, İhsan Efendi onu davet etmektedir. Okuyan gençler için öğütleri  önemlidir. Onlara; “İnsan bir gayeye vasıl olmak için mesaisini bir  mevzua hasretmeli, dağıtmamalı.”, “İyilerin tembelliği kötülerin  faaliyetidir.”, “İngilizlerin dünyaya hâkim olmalarının sebebi, fenalar  fenalık yapınca iyiler derhal önüne geçerler, bir kenara çekilip yan  gelmezler.”, “İnsan iki şeyi bilmelidir: Biri haddini, diğeri de  hesabını. Ben haddimi bilirim amma hesabımı bilmem”, “İyilik mefhumu  bizde menfidir, müspet değil. Meselâ bir adam iyidir dediğimiz zaman,  şunu yapamaz, bunu yapamaz, kimseye bir fenalıkta bulunmaz, manâsını  kastederiz. Yoksa şunu yapar, bunu yapar, şöyle iyiliklerde bulunur  manâsını düşünmeyiz.”, “Şöhret beylik malı gibidir, kapanın elinde  kalır.” türü öğütler vermektedir. İhsan Efendi’ye Esterâbâdî’den okuduğu  beyit, âlim değerlendirmesi konusunda etkilidir: “Âlimler görüyorsun,  ilmi var, irfanı yok. Kuşlar görüyorsun, kanadı var, uçması yok.” O  Farsça beyit şöyledir: “Âlimanrâ ilm hest ü râz nîst / Mürgânrâ bâl hest  pervâz nîst” (Düzdağ, 2007, 383).
 
            Ayrıca gençleri araştırmalara teşvik etmektedir. Annesinden  çok darbımesel öğrenmiştir. Meclislerde onlardan birkaç tane  söylemektedir. Bu doğrultuda İhsan Efendi’yi, Yozgat’taki darbımeselleri  toplamaya teşvik eder. O, topladıklarını üstada okuduğu zaman bunlar  içinden birini çok beğenmiştir: “Dost kazan, düşmanı anan da doğurur.” 
 
            Yozgatlı İhsan Efendi, Âkif’in düşüncelerini paylaştığı  birisidir. Bir gün, Mısırlılarla Türklerin Kur’an okuyuşları hakkında  görüşürken İhsan Efendi, “Peygamberimiz zamanında fonograf olup da o  zamanki okuyuşlar, tarzı telaffuzlar muhafaza edilmiş olsaydı, şimdi  ihtilâf olmazdı.” der. Üstat, insanların bütün fillerinin, bütün  hareketlerinin kaydedildiğinden hareketle, seslerin de kaydedildiğini  düşünmektedir. Öngörüsü şöyledir: “Madem ki, ağızdan çıkan söz gaip  olmuyor, fonograf ve radyo bunu ispat etti; bir gün gelecek, fen terakki  edecek, olabilir ki, geçmiş zamanlarda söylenen sözler de  alınabilecek.” (Eşref Edib, 1962, 241–245).
 
            Âkif, İhsan Efendi’den gördüğü dostluk ve yakınlığı hiç  unutmamıştır. Ona defalarca şunu söylemiştir: “Ey bana gurbet elleri on  senedir aşina kılan İhsan Efendi. Sana bir ananın, bir babanın, evladına  duası gibi dualar ediyorum..” (Düzdağ, 2007, 375). 
 
            Âkif, Mısır’dan ayrılmadan önce son bir defa daha İhsan  Efendi’nin ziyaretine gider. “Canlı cenaze gibi kendisini karyolanın  üzerine atmış, uzanmış”tır. Hayli istirahat eder. Bir şeye üzülse yahut  neşelense koşup geldiği mekâna bu son gelişidir. Gördüğü samimiyet ve  hürmetle gamının dağıldığı, neşesini yaydığı yere bir daha  uğrayamayacaktır (Eşref Edib, 1962, 252).
 
 AZZAMLAR
 Âkif’in Mısırlı dostlarından ikisi Azam ailesinden  Abdurrahman Azam ve yeğeni Abdülvehhab Azzam’dır. Abdurrahman Azam,  “Türklere karşı çok muhabbeti olan” Trablusgarp Muharebesi’nde “gönüllü  olarak Türklerle beraber İtalyanlara karşı harp etmiş” birisidir.  1930’lu yıllar Mısır’ın, İran, Irak, Afganistan elçiliğini yapmıştır.  Sevdiği, değer verdiği bir kimsedir. Onun yeğeni Mısır Dârülfünunu  (Üniversitesi) Farsça müderrisi olan Abdurrahman Azzam, aynı zamanda  Hilvan’da komşusudur. Arap edebiyatçılarından, güzel yazıp, söyleyen  birisi olan Azzam, Türkçe de bilmektedir. Türk edebiyatının  büyüklerinden birisi olarak tanıdığı Âkif’le irtibatı, Türkiye ziyareti  ile başlar. Türkiye’de sorduğu şairin Mısır’da olduğunu öğrenir.  Döndükten sonra ziyaret ederek tanışırlar ve o ilişki, Mısır’dan  ayrılıncaya kadar sürer. “Az söyleyip çok düşünen, uzun sükûtları,  inzivayı seven, toplantılardan kaçan” Âkif, Azzam’ın aradığında evinde  bulduğu bir ediptir. Yaz geceleri beraberce Hilvan sokaklarında  dolaşırlar, konuşa konuşa gezip-yol alarak şehir dışına çıkar, geri  dönerler. Üstat, yürümekten yorulmayan birisidir. Arap, Acem, Türk  edebiyatı üzerine sohbetler edip kitaplar okurlar. Âkif, öğrenen,  öğreten, sürekli bilgiye açık birisidir. Azzam’a Muhammed İkbal’i  tanıtır. İkbal’e karşı kendisinin özel bir ilgisi vardır. Onun ufak bir  risalesini, Millî Mücadele günleri Ankara’sında okumuş ve “Hind’in İslâm  şairini” kendisine benzetmiştir. Millî Şair, İngiliz ve İngiliz  emperyalizminin maşaları ile vatanı kurtarma mücadelesini verirken;  İkbal, Hint kıtasında İngiliz sömürüsüne karşı boğuşmaktadır. Gıyabî bir  yakınlıkları doğmuştur. Ayrıca İkbal, Ordu dili (Urduca) ile yazan,  Mevlânâ’ya mürşidim diyen, Arapça, Farsçası iyi, çok güzel gazelleri  olan bir şairdir. Âkif, İkbal’in bazı gazellerini okurken, onların  kendisine “sarhoş gibi nara attırdığını” belirtmektedir. Azzam’la  birlikte İkbal’in Peyam-ı Meşrık, Esrar-ı Hodî, Rumuz-ı Bîhodî adlı  eserlerini okuyup mütalaa ederler (Eşref Edib, 1962, 236–240).
            Mısır’da Ezher ulemasından görüştüğü kişi, yalnız Ezher  Reisi Şeyh Meragi’dir. Bu zat, Türkleri, Türk talebeyi çok sevmektedir.  Orada, Türk talebelerin “mümtaz bir yeri” vardır. Şeyh, Mısır Kralı  Birinci Faruk’a tavsiye ederek Türk talebeye bin Mısır lirası tahsisini  sağlamıştır. Ayrıca Şeyh, Muhammed Abduh’un mektebinden yetişmiş, onun  yolunu takip eden birisidir (Eşref Edib, 1962, 247).
 
            Âkif’in Mısır’da, çok sık olmasa da görüştüğü şahsiyetlerden  ikisi, Şeyhülislâm Mustafa Sabri ve oğlu İbrahim Sabri’dir. Mustafa  Sabri ve oğlu, Âkif’in şiirlerine hayrandırlar. Şiirlerini övdükleri  zaman, utanıp terlemekte, mendiliyle alnını silmektedir. Yalnız  baba-oğul, siyasî tercih yönünden, İttihat ve Terakki hasmı bir anlayışa  sahiptirler. Mustafa Sabri, neticede benzer gördüğü halde Hürriyet ve  İtilâf’a; Âkif de kayıtsız-şartsız bağlılık yemini etmediği halde bir  süre İttihat ve Terakki’ye katılmıştır. Ayrıca Âkif’le,  Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de üye olarak aynı dönemde bulunmuşlardır. Ama  Âkif, Mustafa Sabri uygun görmese de Anadolu’ya katılmıştır. “Millî  Mücadele sırasında Mustafa Kemal’e neden destek olduğunu” sorunca;  “Anadolu, Yunan ordusu tarafından işgal edilirken, tercih yapacak zaman  olmadığını” söyler. İşin önemli yanı, gurbette, benimsemediği  gelişmelerle ilgili yazması teşvikine karşı; “Efendim, vaktiyle  yazacağımızı yazdık. Memleket bu hale gelmesin diye çırpındık durduk..”  der . Ülkede kendisini, fikrini dışlayan yönetim aleyhine yazmaz, yurt  dışında bile muhalefete katılmaz. Bir gün İbrahim Sabri, “Şair-i  maderzat”, “Şair-i Azamımız” dediği Âkif’e, Türkiye’de yapılanları  kalemiyle neden tenkit etmediğini sorar. Cevap şöyledir: “İbrahim Bey,  ben yalan söylemem; Allah’ım şahiddir, yemin de etmem.. Yeminim olsun  ki, mecalim kalmadı; kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok  ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i  sehivsiz namaz kılamaz oldum. Yahu namazda dalıp gidiyorum. Zihnim öyle  perişan..” (Düzdağ, 2007/2, 112–114).
 
 YAZI HAYATI
 Âkif’in Mısır’da yazmayı düşündüğü, planladığı  eserleri vardı. Kur’an çevirisine çalışıyordu. Yazıp yayınladığı  şiirleri vardı (Eşref Edib, 1962, 269–283). Bunlar içinde yayınları,  1931 yılı ve öncesine aittir. 1931 sonrası için o düşünen, inceleyen,  gürleyen seste açık bir tutukluk gözükmektedir.
 
            Onun Mısır hayatının başat eseri, Kur’an çevirisidir. Çok  zaman ve emek harcamıştır. Onca emeği ile birlikte yok edilen Kur’an  çevirisine, atfettiği önem ve ciddiyet büyüktü. “Yüksek seviyede ilim,  irfan, yüksek ahlâk sahibi ve çok vakur bir insan olan” Yozgatlı Mehmet  İhsan Efendi ile bu konuda sık buluşuyor ve istişarelerde bulunuyordu.  Şengüler’in, İhsan Efendi’den bizzat dinleyerek aktardığı çalışma şekli  şöyledir: “Âkif, Kur’an tercümesinde son derece titiz davranıyordu.  Birkaç ayetin tercümesini yapıp son şeklini verdikten sonra alır bana  getirirdi. Son şekli birlikte gözden geçirirdik. Bazen ufak tefek  değişiklikler yapmış olurduk. Tercüme edilen Allah kelâmı olduğu için  kendisini büyük bir sorumluluk altında hissederdi. Birlikte gözden  geçirdiğimiz kısımlar üzerinde vicdan rahatlığına ulaştığı anlaşılırdı.  Ben, son şeklini verdiğimiz kısımların artık bittiğini kabul ederdim.  Ama bir müddet sonra bir de bakardım ki falan satırdaki filan kelimeyi  atıp yerine yeni bir kelime koymuş. Ve bu yeni kelime sayesinde ayetin  Türkçe anlamına yepyeni bir mükemmellik kazandırılmış. Kur’an’ı baştan  sona bu suretle tercüme edip bitirdi. Ve peyderpey birlikte gözden  geçirmiş olduk. O arada hastalanmıştı. Tercümeyi bana teslim etti ve şu  tavsiyede bulundu: ‘Bu eserin bu haliyle neşredilmesine içim razı  değildir. İnşallah iyileşirsem bir daha gözden geçirip düzeltmeler  yaptıktan sonra neşrederiz. Hem de ipek kâğıda.. Şayet iyileşmezsem,  sana vasiyetim, bu eseri yakmandır. Böylece ortadan kalkmış olur.”  (Şengüler, 1992/10, 230).
 
            Âkif’in o kadar titizlenerek, âdeta üstüne titreyerek  hazırladığı eserinin, ‘iyileşmezsem’ kaydıyla yakılmasını vasiyet  etmesinin nedeni bellidir: Türkiye’de ibadetlerde Kur’an’ın Türkçe  okunması fikri.. Ayrıca, yeniden gözden geçirme fırsatı bulamadan  yayınlanmasından vicdan azabı duyacaktır. Hükümetin de destek verdiği  Türkçe ibadet fikri doğrultusunda çevirisinin, benimsemediği dinde  reform çalışmasına alet edilmesi onu, “Manevi mesuliyet altına  sokacaktır. Bu arada Türkiye, elçilik kanalıyla tercümeyi defalarca  istemiş, Âkif’ten sonra aynı konuda İhsan Efendi de sıkıştırılmıştır.  Eseri koruma konusunda İhsan Efendi, Âkif’in vefatından sonra da  kendisine duyulan güveni boşa çıkarmaz. Elindeki tercümeyi kimseye  vermez. Ama yakamaz da. Hatta kendi el yazısı ile ikinci bir nüsha  çoğaltıp ciltleterek çalışma odasında ayrı bir çekmecede korumaya alır.  Ama 1961’de vefatından önce oğlu Ekmelettin’e Âkif’in nüshalarının  bulunduğu gözü işaret ederek onların, vefatından sonra yakılmasını  vasiyet eder. Ortaokul öğrencisi Ekmelettin, babasının vefatı üzerine  başsağlığı dilemeye gelenler içindeki Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin oğlu  İbrahim Sabri’ye durumu açar. Bu zat, dönemi-değişim sürecini  değerlendirecek durumda değildir. Artık 1930’lardaki gibi namazda Kur’an  yerine mealin okunması tehlikesi kalmamıştır. Ne yazık ki İbrahim  Sabri, onca riske, dürüstlüklerine rağmen yakmaya el uzatamayanların  eserlerini; vasiyet edileni de edilmeyen ikinci nüshayı da bir araya  getirterek, sobasız Mısır hanelerinden Şengüler’in kaldığı evin  balkonunda beş Türk öğrencinin şahitliği altında yaktırır (Şengüler,  1992/10, 230–234; Düzdağ, 2007/2, 153). Onun için maalesef, Âkif’in  Mısır hayatını neredeyse kaplayan en önemli eseri zamanımıza  ulaşamamıştır.
 
            Âkif’in, ayrıca edebiyat vadisinde geleceğe bırakmayı  düşündüğü önemli eserleri vardır Asım’ın ikinci kitabı, İstiklâl Savaşı,  Hz. Peygamber’in Veda Haccı, Selâhaddin Eyyûbi’nin kahramanlık örneği,  İstanbul’un Fethi, Alparslan’ın Müslümanlara İstanbul yolunu açmasını  sağlayan çabaları bunlardandır. Emel uzun, ömür kısadır. “Allah ecelden  eman verirse bunları yapmayı düşünüyorum. Ancak hepisinden önce  hatıralarımı yazmalıyım. Bunu uzun zamandır düşünüyorum. Kur’an  tercümesiyle meşguliyetim onu geciktirdi. Hâlbuki ne yapıp yapıp yazıp  bazı gerçekleri milletimizin ve İslâm âleminin önüne koymak lazımdır.”  diyordu (Şengüler, 1992/10, 366).
 
            Yazmak için ortamın elverişli olması gerekiyordu. Her şeye  rağmen Âkif’in uygun ortamı gözetlediği bir gerçektir. Maişet derdi ile  “Hilvan’dan Cize’ye kadar gidip-gelmekten, ders okutmaktan yorulmuş,  memleketinde sakin ve tenha bir inzivagâha çekilip son günlerini orada  son şiirlerini yazarak geçirmek” istiyordu (Eşref Edib, 1962, 234).
 
            Asım planı şöyledir: “Asım Avrupa’dan dönüyor, İstiklâl  Harbi’ne iştirak ediyor. Asım’ın bu muharebedeki yararlıkları.. İstiklâl  Harbi’nin büyüklüğü.. Harbin bütün safahatı.. Milletin gösterdiği  fedakârlık, kahramanlık.. Tehlikeli zamanlar, acı tatlı günler.. İnönü,  Sakarya Muharebeleri.. Nihayet Büyük zafer.. Bütün bunları tasvir  ediyor. Asım, bir timsal. Faziletli, iman ve irfanlı, kahraman Türk  neslinin timsali! Asım yükseliyor, bütün Şark milletlerine örnek  oluyor.. Matemli, felâketli sahifeler kapanıyor, şanlı bir refah, saadet  devri başlıyor..” Benzeri bir planı, Haccetü’l-Veda eseri için de  kurmuştur. Hisleri coştuğu zaman dostlarına onu anlatmıştır. Uzun süre  bu eseri için bilgi toplamış, bütün malzemeyi hazırlamıştır. Yazmak  için, olayların geçtiği sahaları gidip dolaşmak istemektedir. “Mekke’ye,  Medine’ye gitmeli, dağlarına çıkmalıdır.. Mekke ile Safa arasında  dolaşmak.. Hira Dağı’na gitmek.. Peygamberin sığındığı gâra girmek,  orada bir çok gün kalmak.. O’nun gecesini görmek.. O topraklara, o  tavanlara temas edeyim, onları öpeyim, koklayayım.. Şiirimin ilhamlarını  oradan alayım.. Sonra da oturup bu eserimi yazayım..” demektedir. Orada  vermek istediği evrensel mesajlar vardır. “Hazreti Peygamber tek başına  bu muazzam cidale nasıl başladı.. Bütün bir şirk âlemine karşı nasıl  ortaya çıktı.. Vahdeti, fazileti tesis için nasıl uğraştı.. Nasıl müthiş  tehlikelere maruz kaldı.. Bıkmadı, usanmadı, hiçbir dakika ye’se  düşmedi, hiçbir an fütur getirmedi.. Hira Dağı’nda geçirdiği anlar..  Sonra Hicret günleri.. Medine’deki istikbâller.. Koca bir şirk âlemine  karşı bir avuç Müslüman cemaatinin mücadelesi.. Dalâlete karşı çekilen  hidayet, fazilet bayrağı.. Kanlı mücadeleler.. Nihayet Hakkın batıla  galebesi.. Şirkin, dalâletin yıkılması, faziletin teessüsü.. Hidayet  meş’alesinin bütün karanlık sahaları aydınlatması.. Büyük Peygamber,  büyük vazifesini itmam ettikten sonra bir gün bembeyaz bir deveye  biniyor. Mekke sokaklarında dolaşıyor. Sonra Merve ve Safa’dan geçiyor.  Haccın merasimini yapıyor. Bir tepenin üstüne çıkıyor. Yüz binlerce  Müslüman karşısında bağırıyor: ‘Ya Rabbi! Vazifemi yaptım, tebliğ ettim  mi? Yüz binlerce Müslüman cevap veriyor. ‘Evet, Ya Rasulallah, tebliğ  ettin!’ Büyük Peygamber orada bu muazzam İslâm cemaati ile vedalaşıyor,  sonra dönüyor, vefat ediyor..” Veda Haccı’nın planı budur (Eşref Edib,  1962, 254–255).
 
            Âkif’in, planlarını hazırladığı başka konular da vardır.  Batılıların, Hıristiyanlığın övüncü olabilecek az malzemeyi, en ufak  gelişmelerine kadar büyütüp yazdıklarına dikkat etmiştir. Buna karşı  İslâm tarihinin insanlığa yüz akı olan övünç sayfaları yazılıp, nazma  geçirilmemiş, tarihin tozlu sayfalarında kalmasına göz yumulmuştur.  Bunların bulunup çıkartılması, yazılarak gençliğin faydalanmasının  sağlanması gerekmektedir. Selahattin Eyyubi, bu anlamda hakkında piyes  yazmak istediği şahsiyetlerden birisidir. Orada, Haçlı saldırılarından  başlayarak dönemi anlatacaktır (Eşref Edib, 1962, 256).
 
            Âkif’in yazmayı düşünüp de elinin kaleme varmadığı  eserlerden biri de, “Bize Neler Oldu” piyesidir. Babanzade Ahmet Naim’in  vefatı onu yıkmıştır. Mısır’da, Mustafa Sabri ile birlikte, ortak  dostlarını anıp ağlaşmışlardır. Âkif, “Naim deyince, zaten içimde bir  yanardağ tütüyor. Naim Beylerle başımıza neler geldi yahu! ‘Bize Neler  Oldu’ diye bir piyes yazmak isterdim, Asım gibi.. Ama olmadı..” demiştir  (Düzdağ, 2007/2, 115-116). O, Mısırda bir volkan susmasını yaşamıştır.  Sükûtu hayale uğramıştır. Olanlar, gelişmeler yüreğini dağlamaktadır.  Türkiye, fiilî esaretin zincirlerini kırmış, kültürel benzeşmenin,  askerî işgalden daha kalıcı girdabına kapılmıştır. İçinde yanardağlar  kaynamakta, ama etki dışarıya çıkmamakta, gürleyen sesi kalemiyle  topluma yansımamaktadır. Gelişmeler karşısında âdeta nutku tutulmuştur.
O,  rahatsızlığı artınca, 1935 Temmuz’unda Cebel-i Lübnan’a gider. Oradan  Antakya’ya geçer. Mısır’a geri döndüğünde çok sıkıntıdadır.  Görüştüklerine: “Korkuyorum, buralarda öleceğim de memleketime  gidemeyeceğim” demektedir. Ama hayalini kurduğu ülkesine son günlerini  geçirmek üzere gelip kavuşur. Alemdağı’nın sakin, tenha çamlıklarında,  serin gölgelikleri altında yaşayacak, berrak sularından içecektir. Ama  buraya, “bir hasta bakıcının refakatinde, davul gibi şiş bir karın,  etleri erimiş bir külçe kemik halinde” gelebilir. Millî şaire resmî  zevatın uzak durduğu, kuşkulu baktığı, hatta ürktüğü günlerdir. Prens  Halim, ona yüksek bir ilgi ve şefkat gösterir. Kendi otomobilini tahsis  ederek Alemdağı’ndan otomobil içinde vapurla karşıya gidip-gelmesini  sağlar. Âkif böylece karın ve ciğerlerinde toplanan suyu, on beş-yirmi  günde bir aldırıp kendini toparlamaya çalışır. Ama tasarladığı  eserlerini yazacak mecali bulamaz (Eşref Edib, 1962, 235, 268).  Gençliğin, haber aldığı çıplak tabutu, Albayrak’la sarılarak yine hiç  resmi zevat olmadan onların omuzları üstünde Edirnekapı’ya, ebedî  istirahatgâhına götürülür. Ona son anda sahip çıkan gençliğin, artık  düşünüp-tasarladığı, planlar kurduğu eserlerinin diriltilmesine de sahip  çıkması gerekmektedir... 
Prof. Dr. Caner Arabacı

KAYNAKÇA
ARABACI  Caner, 2004, Eşref Edib Fergan ve Sebîlürreşad Üzerine, Modern  Türkiye’de Siyasî Düşünce Cilt 6 İslâmcılık, Editör: Yasin Aktay,  İletişim yayını, İstanbul, s. 96–128.
            CÜNDİOĞLU Dücane, 2000, Bir Kur’an Şâiri –Mehmed Âkif ve Kur’an Meâli-, Bîrun yayını, İstanbul.
            DEVELLİOĞLU Ferit, 1984, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara.
            DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2002, Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar  II, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Mehmed Âkif  Araştırmaları Merkezi yayını, İstanbul.
            DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2007, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar–1–2, Kaynak Yayınları, İzmir.
            DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2004, Mehmed Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul.
            Eşref Edib (FERGAN), 1381–1962, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri  ve Yetmiş Muharririn Yazıları, C. I, Sebilürreşad Neşriyatı, İstanbul.
            GÜNEŞ İhsan, 2001, Türk Parlamento Tarihi TBMM-V. Dönem  1935–1939 II. Cilt, Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı Yayını, Ankara.
            Sait Halim Paşa, 1998, Buhranlarımız ve Son Eserleri, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul.
            ŞENGÜLER İsmail Hakkı, 1992, Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Âkif Külliyatı, C. 9–10, Hikmet Neşriyat, İstanbul




Kaynak: Kaçkar Tv- Özel haber-Adnan ONAY



Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

DİĞER Editörün Seçtikleri Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Ramazan Bayramı 2020
    Ramazan Bayramı 2020
  • 113 YILIN SIRRI
    113 YILIN SIRRI
  • Isınmaya yılda 110 lira ödüyor
    Isınmaya yılda 110 lira ödüyor
  • Rize’de kurbanlıkları taşıyan tır devrildi
    Rize’de kurbanlıkları taşıyan tır devrildi
  • Rize'de Sıradışı Ustalık Örneği
    Rize'de Sıradışı Ustalık Örneği
  • Çaykaralı Havva Usta
    Çaykaralı Havva Usta
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • GÜNDEM PROGRAMI
    resim yok
  • Artvin’de iki yavru ayı tünele girdi.
    Artvin’de iki yavru ayı tünele girdi.
  • Asya'da Ali Adnan fırtınası
    Asya'da Ali Adnan fırtınası
  • 42. Arhavi Festivali - Off Road
    42. Arhavi Festivali - Off Road
  • Dev piton karıncalara yem oluyor .
    Dev piton karıncalara yem oluyor .
  • Karadenizli Adam Trafik Cezası Yerse!
    Karadenizli Adam Trafik Cezası Yerse!
VİDEO GALERİ
YUKARI

bursa bayan escort mudanya escort

bursa bayan escort altıparmak escort

bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort alanya escort bayan antalya eskort eskişehir escort mersin escort alanya escort bodrum escort bayan alanya transfer